İstek, içimizde kıpırdayan ilk huzursuzluktur. Henüz adı yoktur ama yönü bellidir. O istek büyür, azim olur. Yoruldukça bilenir, düştükçe sertleşir. Yol uzadıkça inanç omuz verir, karanlık bastıkça umut el feneri olur.
Ama hiçbir yol, sadece inanmakla yürünmez. Orada irade gerekir. Geri dönme ihtimali varken ileri gitmeyi seçebilecek bir irade… Ve iradenin zamana yayılmış hâli olan sebat. Her gün yeniden başlamak. Aynı ağırlığı, aynı yalnızlığı, aynı şüpheyi yeniden sırtlanmak.
Ne var ki; bütün bunlar olurken insan eksilir. İşte orada fedakârlık başlar. Uykudan, konfordan, bazen kendinden vazgeçilir. Vücut yorulur, zihin çöker, kalp ağırlaşır. Ama insan dayanma gücünü keşfeder. Ve o gücün sessiz, görünmez ortağıdır tahammül. Ses çıkarmadan taşımak… Kimse alkışlamazken de devam edebilmek…
Sonra kaçınılmaz olan gelir: mücadele. Kimi zaman dünyayla, kimi zaman başka insanlarla ama en çok da insanın kendisiyle… O noktada başarıyı belirleyen şey yetenek değil, kararlılık olur. “Buraya kadar” dememek. “Buradan da geçerim” diyebilmek.
Bütün bunların üstünde tek bir çatı vardır: adanmışlık.mGeri dönüş planı yapmadan bağlanmak. “Olursa yaparım” değil, “olmadıkça da yaparım” diyebilmektir adanmışlık.
Ve evet…
Bütün bu yolun bir bedeli vardır. Kimse bunu inkâr etmeye kalkmasın. Bedel bazen yorgunluk, bazen yalnızlık, bazen geciken hayat olur. Ama bedel ödemeden geçilen hiçbir eşik, insanı gerçekten değiştirmez.
Ve en sonunda…
Tüm bu istek, azim, inanç, umut, irade, sebat, fedakârlık, dayanma gücü, tahammül, mücadele, kararlılık, adanmışlık ve bedelden sonra… Başarı gelir.
Ama başarı bir kupa değildir sadece.
Başarı, artık eski sen olmamandır.
Başarı, “Ben buradan geçtim” diyebilmektir.
Başarı, kimsenin görmediği o en zor yerde vazgeçmemiş olmaktır.

