Sınırların test edildiği, limitlerin zorlandığı dayanıklılık aktivitelerini severim ve değerli bulurum. Daha öncesinde birçok defa kendimi bu gibi özel aktivitelerle test etme şansım oldu. Son olarak da, yaklaşık 4 sene kadar önce, 24 saatlik bir bisiklet yarışına katılmıştım. Yol boyunca bir sürü sorun yaşadım ve yarışı 22 kişi içinden 10. olarak bitirmiştim. Yanımda Belkıs, Beyza ve Zeynel vardı.

O yarışta her şey belliydi: bir start çizgisi, bir sıralama, önünde ve arkanda insanlar. Ne kadar iyi olduğunu anlamak için başkalarına bakman yeterliydi. Menzelet’teki SUP Türkiye rekoru denemesinde ise durum çok farklıydı.
Menzelet’te etrafımızda bakacak kimse yoktu. Ne rakip, ne sıralama… Sadece bir rakam vardı ve o rakamı biz koymuştuk. İnsan başkalarıyla yarışırken dışarıdan bir ölçüye sahiptir. Kendiyle yarışırken ise hem hakem, hem rakip, hem de seyirci kendisidir. Pes etmek için gereken tek izin de kendi izninizdir. Bu, göründüğünden çok daha zor bir yarış.
Branşı ne olursa olsun spor benim için hep buydu. Bir yere varmaktan çok, “buradan da geçebilir miyim?” sorusunun peşinden gitmek.

Dört Aylık Cesaret
Fikir üç ay kadar önce doğdu. 30 Ağustos’un anlamlı bir tarih olacağını düşündüm. Zafer Bayramı’na ithaf edilmiş, 24 saatlik bir SUP Türkiye rekoru denemesi. Hedef 72 kilometre.
Son bir ay kala Yusuf Ataş da dahil oldu ve tek kişilik bir fikir, iki kişilik bir projeye dönüştü. Her ayrıntıyı birlikte planladık. Bu işi daha önce yapmış ya da denemiş insanlara danıştık.

Çünkü tablo şuydu: İkimiz de sadece dört aydır SUP yapıyorduk. Benim arkamda uzun bir su sporları geçmişi vardı, ama SUP özelinde ben de yeniydim. Yusuf’un ise o su sporları geçmişi de yoktu.
Deneyim eksikliğini saklamak yerine onu hesaba katmak gerekiyordu. Bildiklerimizle değil, bilmediklerimizi kabul ederek hazırlandık. Cesaret dediğimiz şeyin bir kısmı da buydu.
Az ile Çok
2023’te “Az ile Çok” diye bir yazı yazmıştım. (Okumak isteyenler için yazının linki en altta.) Minimalizmin, tüketimi azaltmak kadar, insanın neye gerçekten ihtiyaç duyduğunu görmesiyle ilgili olduğunu anlatıyordu. Bu denemede, o fikri suya taşımak istedim.
Kendime bir şart koydum: Hiçbir ek masraf yapmayacaktım. Önceki uzun aktivitelerimde karbonhidrat jelleri, elektrolitler, çeşitli ekipmanlar alırdım. Bu sefer almadım. Jelimi de elektrolit sıvımı da evde kendim hazırladım. Fener, çanta, ilk yardım malzemesi, kıyafet… Ne varsa onu kullandım. Sadece birkaç zorunlu küçük eksiği tamamladım.

Derdim bir fedakârlık gösterisi yapmak değildi. Bu tür denemelerin etrafında oluşan bir algıyı sorgulamak istiyordum. Uzun mesafe sporları giderek pahalı ekipmanlarla, özel ürünlerle, ulaşılmaz bütçelerle anılıyor. Oysa asıl belirleyici olan bunlar mı?
Aklımda Lorena Ramírez vardı. Meksika’nın Chihuahua eyaletindeki Rarámuri yerli topluluğundan gelen bu koşucu, uzun mavi bir etek ve tabanı geri dönüştürülmüş lastikten yapılmış sandaletleriyle 2017’de Puebla’daki 50 kilometrelik Ultra Trail Cerro Rojo’nun kadınlar kategorisini kazandı, 12 farklı ülkeden 500 koşucuyu geride bıraktı. Organizatörün anlattığına göre yanında ne jel, ne enerji şekeri, ne baton, ne de dağda koşanların giydiği pahalı ayakkabılar vardı; sadece bir şişe su, şapkası ve bir mendil. Daha fazlasını merak edenler lütfen bu ismi araştırsınlar.

Lorena’nın hikâyesi, ekipmanın önemsiz olduğunu söylemiyor. Ekipmanın başlamak için bir ön koşul olmadığını söylüyor. Bu ikisi arasındaki fark, birçok insanın hiç başlamamasının sebebi.
Plan, Suyla İlk Temasına Kadar Dayanır
Asıl plan 29 Ağustos 18:00’da başlayıp 30 Ağustos 18:00’da bitirmekti. Üç gün kala hava tahminleri 30 Ağustos’un bozacağını gösterdi. Başlangıcı 25 saat öne çektik: 28 Ağustos, saat 17:00.
O gün Menzelet’in kuzeybatı ucunda, Şadalak Köyü’ndeydik. SUP’ları şişirmek, son kontrolleri yapmak ve suya inmek bir saat sürdü. Saat 17:00’da başladık.
Yanımızda neredeyse hiçbir şey yoktu, çünkü bir takip botu bizi izleyecekti. Bütün malzemeyi, yiyeceği, içeceği o bota vermiştik.
Suya indikten iki saat sonra botu taşıyacak römorkun aksının kırıldığını ve yerine yenisinin bulunamadığını öğrendik. Takip botu gelmeyecekti. Umutsuzluk yoktu ama suda gerginlik başlıyordu.
Takip botumuz yoktu ama en azından yanımıza almadığımız malzemeler kıyıya bir noktaya ulaştı. Fakat biz onlara ancak saat 22:00 sularında ulaşabildik. Hepsini SUP’lara yüklemek imkânsızdı. En gerekli olanları seçtik, planladığımız yiyecek ve içeceğin ancak yarısını alabildik. Bu operasyon karada bir saatimizi aldı.

Uzun mesafe sporlarında sık söylenen bir söz vardır: Hiçbir plan yarışın ilk kilometresini sağ atlatamaz. Bizim planımız iki saat dayandı. Bu demek değildir ki plan yapmak önemsizdir, plansız çıkın… Asla… Plan yapmanın asıl değeri tam da buradadır işte. Her şeyi baştan düşünmüş olmak, bir şey bozulduğunda neyin vazgeçilebilir olduğunu hızla görmenizi sağlar.
Durmayı Bilmek
Tekrar suya indiğimizde artık destek botu yoktu. Karanlıkta, kocaman bir göl üzerinde sadece ben ve Yusuf vardık.
Rüzgâr ve dalga hemen karşıladı. Saat 23:00 ile 02:00 arası sürüşün en sert bölümüydü.

02:00-03:00 gibi uyku bastırmaya başladı. Bu duyguya alışkındım, devam ettim. Ama 04:30-05:00 civarında uyku başka bir şeye dönüştü. Önümde kayalar görmeye başladım. Orada olmayan kayalar… Uykusuzluğun en tehlikeli hâli buydu. Yusuf’a durmak istediğimi söyledim. Kıyıya çıkmadan, suyun ortasında, SUP’ların üzerinde 15-20 dakika uyuduk.

Uyandığımızda hava aydınlanıyordu ve adeta sekiz saat uyumuş gibiydik. Sürüşün geri kalanını büyük ölçüde o kısa uykuya borçluyuz.
“Bedel” yazısında “buraya kadar” dememekten söz etmiştim. (Okumak isteyenler için yazının linki en altta.) Menzelet bana bunun tamamlayıcısını öğretti: Bazen devam edebilmek için doğru anda durmak gerekiyor. Pes etmek ile durmak arasındaki fark, niyette gizliydi.
İki Kişilik Yalnızlık
İlk 12 saatin sonunda büyük bir yorgunluk yoktu. Gece yaşadığımız o sert üç saat dışında hava genellikle sakindi. Sürüşün temposunu baştan iyi ayarlamak işe yaramıştı. Sadece iki üç dakikalık molalar vermiştik sürüş boyunca. Onun dışında hep kürek çekiyorduk.
Menüm sadeydi: Muz, şeftali, patates püresi yanında kendi hazırladığım karbonhidratlı su, elektrolitli su ve biraz saf su. Menüyü çok öncesinden titizlikle hazırladım. Biraz teknik bir iş. Kendime sözüm vardı. Her şeyi kendim, elimdeki imkanlarla hazırlayacaktım. Kendime bir düşünce notu olarak; bu konuyu bu kadar titizlikle ele almama gerek var mıydı, bilemiyorum. Bu da ayrı bir yazının konusu olsun.
Etrafımızda el değmemiş bir doğa vardı. Uçsuz bucaksız bir su kütlesinin üzerinde yalnızca ikimiz. O sessizlikte ikimiz de bu yere bağlanıyorduk. Doğa gerçekten eşsizdi. Hava şartları mükemmeldi. Her şey sorunsuzca ve harika gidiyordu.






On dört, on beşinci saatlerde ikimizde de yorgunluk başladı. Ben bu tür uzun aktivitelere alışkın olduğum için bir, iki saat içinde yorgunluğu üzerimden attım. Vücut artık alışıyordu. Beyin “belli ki bu manyak artık durmayacak!” deyip yorgunluk sinyali vermekten vazgeçiyordu 🙂 Tabi acısı 24 saat bittikten sonra, dinlenirken çıkacaktı, o da ayrı 🙂 Yusuf ise ilk kez böyle bir şey yapıyordu ve sanırım o, yorgunlukla sürüşün sonuna kadar mücadele etti. Fakat ona buradan kocaman bir teşekkür ediyorum. Bir kez bile “bırakalım” ya da “dönelim” demedi. Tebrikler Yusuf…
Altmışıncı kilometreden sonra Yusuf’a kaç kilometre yaptığımızı söylemeyi bıraktım. Hem ona bir sürpriz yapmak istiyordum, hem de bu tür denemelerde rakamların bazen insanı taşıdığını, bazen de ağırlaştırdığını biliyordum. Bir hedefe yaklaşırken ne kadar kaldığını bilmek, insanın o kalan kısmı zihninde büyütmesine neden olabilirdi.
Görünmeyen Ekip
Sürüşe başlamamızdan bu yana 19 saati geçip 20. saate doğru ilerlerken, uzaktan bize doğru yaklaşan bir bot gördük.
İlk anda ne olduğunu anlamadık. Takip botumuz yoktu, kimseyle bir buluşma noktası belirlememiştik, kimse tam olarak nerede olduğumuzu bilmiyordu. Menzelet, kıyıdan bakınca bir göl gibi görünür, ama suyun üstünde durunca kıvrımları, koyları ve uzayıp giden kollarıyla neredeyse bir labirente dönüşür. Böyle bir yerde saatte 4-6 kilometreyle ilerleyen iki SUP’u bulmak, samanlıkta iğne aramaktan pek farklı değil.
Bot yaklaştıkça içindekileri seçmeye başladık. Botun başında Belkıs vardı 🙂
Bizden habersiz bir TRT ekibi çağırmış, bot ayarlamış, suya inmiş ve bütün bu belirsizliğin içinde bizi bulmuştu. Nasıl başardığını tam olarak bilmiyorum. Yanında 15-20 kişilik bir ekip vardı. Tanıdık yüzler, alkışlar, gülüşler, yirmi saattir duyduğumuz tek ses olan kürek şıpırtısının üstüne birden eklenen insan sesleri…
Tuhaf bir ironi vardı. Altmışıncı kilometreden beri Yusuf’a kaç kilometre yaptığımızı söylemiyordum çünkü ona sonunda küçük bir sürpriz hazırlıyordum. Meğer o gölün üzerinde sürpriz hazırlayan tek kişi ben değilmişim. Belkıs ikimize birden çok daha büyüğünü hazırlamıştı.
Suyun üzerinde kısa bir röportaj verdik. O sırada 70. kilometre civarındaydık.
Bir noktanın altını çizmek istiyorum: O bot bize ne yiyecek verdi, ne de su. Denemeyi, dışarıdan destek almadan tamamlamaya kararlıydık ve öyle de oldu. Belkıs’ın getirdiği şey malzeme değildi. Ama on dokuz saatin sonunda, yorgunluğun artık kaslardan zihne tırmandığı bir anda, belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyi getirmişti: Motivasyon…
Uzun mesafe denemeleri dışarıdan hep bireysel görünür. Fotoğrafta o denemeyi yapan kişiyi, kişileri görürsünüz. Oysa o karelerin dışında, görünmeyen bir ekip vardır. Yıllar önce 24 saatlik bisiklet yarışında da Belkıs yanımdaydı. Bu sefer kıyıda beklemedi. Suyun ortasına kadar geldi.
Yarım saatlik motivasyon depolamasından sonra bot uzaklaştığında göl yeniden sessizleşti. Ama biz artık aynı sessizliğin içinde değildik.
Hedeften Sonra
Yirmibirinci saate doğru 72 kilometreyi tamamladık.
Suyun üzerinde bir bitiş çizgisi yoktu. Şerit yok, saat yok, alkışlayan kalabalık yok. Sadece ekrandaki bir rakam, aylardır kafamızda taşıdığımız rakama eşit oldu. Dışarıdan bakan biri o anda hiçbir şeyin değişmediğini düşünürdü. Aynı göl, aynı SUP’lar, aynı kişiler.
Oysa her şey değişmişti. Hedef gerçekleşmişti. Görev tamamlanmıştı.
Ve önümüzde hâlâ üç saat vardı.
Burası bence bütün denemenin en ilginç anıydı. Uzun mesafe sporlarında en zor kilometreler genellikle hedefe yakın olanlardır. O hedefe tutunarak ilerlersiniz. Peki hedef bittiğinde insanı ne taşır? Tutunacak bir rakam kalmadığında, yorgunluk yirmibir saattir birikmişken, üç saat daha kürek çekmenin anlamı nedir?
Dürüst olmak gerekirse, durmak hiç gündemimize girmedi. Bunu bir kahramanlık olarak anlatmıyorum. Hedef, başından beri bir bitiş çizgisi değildi, bir kontrol noktasıydı. Ben şahsen 72 kilometreyi geçeceğimize yürekten inanıyor, hatta 100 kilometreleri bulabileceğimizi düşünüyordum. Ki; 100 kilometre de yapabilirdik esasen ama bunu sürüş boyunca hiç dillendirmedim. Asıl soru 72 kilometreyi yapıp yapamayacağımız değil, 24 saat boyunca ne yapabileceğimizdi. Saat henüz dolmamıştı.
Ama bu son üç saat, ilk yirmibirinden farklıydı. Yusuf on dördüncü saatten beri yorgunlukla mücadele ediyordu. Ben de tazelikten çok uzaktım. Bu aşamada artık kaslar değil, kararlılık kürek çekiyordu. Her darbe, bir öncekinden biraz daha bilinçli bir tercihti.
Rakamlara baktığımda şaşırtıcı bir şey görüyorum. İlk yirmibir saatte ortalama sürüş hızımız kabaca saatte 4,7 kilometreydi. Son üç saatte 13 kilometre çektik. Bu da (molaları çıkarırsak) saatte 4,4 kilometre civarı bir sürüş demek oluyordu. Yani yirmibir saatlik yorgunluğun, uykusuz bir gecenin ve yarıya inmiş yiyecek ve içeceğin üstüne, hızımız sadece hafifçe düşmüştü. Beden yavaşlıyordu, ama durmuyordu.
28 Ağustos 17:00’da Şadalak’ta başlayan sürüş, 24 saat sonra 85 kilometrede sona erdi. Önceki Türkiye rekoru ise 50 kilometreydi.
Aslında rekor 72 kilometreden çok önce kırılmıştı. 72 bizim kendi eşiğimizdi. 85 ise o eşiğin ötesinde kendimizle ilgili öğrendiklerimizin rakamıydı.


Bu sonuca bakınca aklıma şu soru geliyor: Bir hedef neyi temsil eder? Genellikle bir sınır gibi düşünürüz: Oraya varınca iş biter. Ama belki de hedef bir sınır değil, bir alt eşiktir. Başarının asgari tanımıdır. Asıl bilgi o eşiği geçtikten sonra ortaya çıkar. 72 kilometre bize neyi yapabileceğimizi söyledi. Son 13 kilometre ise neyi bilmediğimizi.
Zafer Bayramı’na ithaf ettiğimiz bu denemeye bir motto koymuştuk: “Geçmişe saygı, geleceğe ilham.”
Geçmişe saygı dememizin sebebi basitti. 30 Ağustos, bu toprakların imkânsız görünen koşullarda, kıt imkânlarla ve büyük bir kararlılıkla kazanılmış bir zaferin tarihi. Bizim yaptığımızı o tarihle kıyaslamak gibi bir niyetimiz hiç olmadı. Böyle bir kıyas hem haksız hem de yersiz olurdu. Ama o günü anmanın en anlamlı yolunun, bir kürsüde nutuk atmaktan çok, o ruhun küçük bir yansımasını kendi hayatımızda yaşamak olduğunu düşündük. Elindekiyle yetinmek, planlar bozulduğunda vazgeçmemek, yorgunluk ağırlaştığında bir adım daha atmak. Saygıyı bir söz olarak değil, bir eylem olarak ifade etmek istedik.
Geleceğe ilham kısmı ise bizden sonra gelecek olanlarla ilgiliydi. Kürek çektirdiğim çocuklar, suya daha önce hiç dokunmamış gençler, “bu tür şeyler bana göre değil” diyen herkes. Onlara bir rekor göstermekten çok, bir yol göstermek istedik. Bu yüzden denemeyi özel ekipmanlardan, pahalı ürünlerden, ulaşılmaz bütçelerden arındırdık. Dört aylık iki SUP sporcusu, evde hazırlanmış bir jel, muz, şeftali, patates püresi ve gelmeyen bir takip botu. Bütün bunları saklamadan anlatmamızın sebebi de bu. Bir çocuk bu hikâyeye bakıp “bunlar bende de var” diyebiliyorsa, ilham dediğimiz şey amacına ulaşmış demektir. Rekor bir gün kırılır, kırılmalı da. Ama birinin suya ilk kez inmesine vesile olabildiysek, 85 kilometrenin asıl karşılığı o olur.

İki kişi, iki SUP, asgari şartlar, gelmeyen bir takip botu ve 85 kilometre.
Gerisini ise buraya kadar okuyan sizlere bırakıyorum.

Metinde atıf verilen yazılar:
Özel Teşekkürlerimizle:
- Belkıs Ulusoy & Esma Ataş
- Osman Dağınık & Mahmut Hopur
- Gizem Erimhan & Emre Çamsarı
- Ökkeş Deligönül & Mehmet Poyraz
- Alaattin Oduncu & Kadir Gemci
- Maraş Kürek Spor Kulübü
- Gençlik Spor Kahramanmaraş İl Temsilciliği
- TRT & AksuTV
- Paddle Adası & Zeugma Kano & Türkiye SUP Topluluğu & SUP Maraton
- Bir Başka Spor
- Ve bizi yürekten destekleyen herkes…


